Dolmabahçe Sarayı Denemesi

Okunma: 289
Mekan Tanıtımı 24 Mayıs 2017 08:26
Videoyu Aç Dolmabahçe Sarayı Denemesi
A
a

07.15 Kadıköy vapurunun sesine uyanır Dolmabahçe Sarayı. Çabuk atar sabah mahmurluğunu, nöbetçileri Emniyet, Sivil Savunma personeli ve en sadık bekçisi Ahmed Turani hazretleri avlusunda onunla hasbihal etmiş, derin uyutmamışlardır zira.

Sekiz itibariyle ilk kontrolleri yapılır, Medhal Salonunun kapısındaki Matbah-i Âmireye ait yüz yıllık pense ile basılmış mühür kırılır. Elektrikçileri 1912 yılından beri elektrikle çalışan avizelerini nura boğarlar. Galoşlar çıkarılır kapının önüne, hangi ayakları örtecekleri bilmeden beklerler. Banka şubesini aratmaz bir dakiklikle saat dokuzda 3,5 tonluk kapı rayların üstünde kaymağa başlar. Bu kapının üstünde bu sarayın bembeyaz bir taştan yapıldığını vurgulayan bir kitabe vardır. Peşinen söyler; gözünüz kamaşır. Meraklı bakışlar içeriye yönelir, çekik gözler kamaşır, bu saatte gelenler genelde hep Korelidir.

Bembeyaz taşlar selamlık girişine kadar refakat eder ziyaretçisine, ayakların altına serilir. Bahçeyi ortalayınca çocukça bir soru gelir akla, ‘‘sağdan mı soldan gideyim?’’ düz gidemezsiniz zira, Hasbahçe’nin havuzu sizi bir tercihe zorlar. Mimar Vedat Efendi’nin Yıldız Sarayı bahçesinden söktürüp getirdiği kuğulu fiskiye Hasbahçenin havuzuna ismini verir. Gruplar rehberlerini takip ededursun, bireysel ziyaretçiler daha özgür gezerler Dolmabahçe’nin bu hasbahçesini… Tâ ki selamlık kapısında görevli personel, onlara Türkçe mi İngilizce mi diye sorana kadar. Şimdi nedir bu soru? Yine bir ikilem… Yalnız gezdirmezler ziyaretçiyi rehber verirler, sarayı mı ziyaretçiden, ziyaretçiyi mi saraydan kıskanırlar belli değil ancak bu halvete müsaade edilmez.

Nice devlet adamının padişah huzuruna çıkmadan önce beklediği bu Medhal Salonunda şimdi merakla oturan, padişah görmek gibi emelleri olmayan ziyaretçiler bekleşir. Birazdan rehber gelir, çıktığı bu belki on bin birinci turdur, artık saymaz, şu sarayda hiçbir şey değişmemiştir, her şey orjinaldir diye anlatıp ziyaretçileri hayretten hayrete sevk ederken, gözü ileride bir aynada saçındaki beyaza alnındaki kırışıklığa takılır. Hani herşey aynıydı kim değiştirdi bu yalancı aynaları… Serde rehberlik vardır, bu üzüntüsünü belli etmez.  Gencecik Sultan Abdülmecid tablosunu görünce tekrar bir neşe ve sızı hisseder kalbinde, sarayın yapım emrini 20 yaşında veren ve yeni sarayına 38 yaşında veda eden bu padişah, sırasıyla bu iki duyguyu yaşatır insana.

Şairimiz Necip Fazıl; ‘‘Her sabah hisarlarda oklar çıkar yayından, Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayı'ndan.’’ derken Topkapı’nın feryadını duyar, duyurur. Dolmabahçe Sarayı’nın sessiz çığlıklarını kimse duymamış mı peki? Ağlamaz, feryat etmez mi bu saray? İlk efendisini 38 yaşında kaybederken, ikinci efendisi Sultan Abdülaziz yatağından kaldırılıp akıbeti ölüm olacak bir yolculuğa çıkarılırken hiç sesini çıkarabilmiş midir? Son sahibi, bir kasım sabahı, mavi gözlerini yumup ona ve Türk Milleti’ne veda ederken gitme kal diyebilmiş midir? Kimse duymaz Dolmabahçe’nin iniltisini, içine akan gözyaşlarını kimse görmez. Herkes ‘‘Ay ne yaşamışlar’’ ifadeleriyle tavandaki altın varaka, Sevres porselenine takılır. Ancak onun lisanına, sedasına aşina rehberleri müstesna. Onlar bir dokun bir ah işit nedir bilirler. Bu ihtiyara o kötü günlerini hatırlatmak istemezler.

Sarayın ziyaret güzergâhında ihtişamlı iki salon vardır. Birisi dış politikaya yönelik olan Süfera ve diğeri ise Zülvecheyn Salonu. Elçiler anlamına gelen Süfera Salonunda tavanlar tamamen altın kaplamadır, ihtişam ziyaretçisine iyi ki geldik, bu sarayı görmeden gitsek eksik olurdu şeklinde fikirler uyandırır. Döneminde Elçileri etkileyip Tanzimat’ın gerçekliğinden ve geçerliliğini göstermek için bir vitrin teşkil eden bu salon hala yerli ve yabancı ziyaretçilerini efsunlamaktadır.

Zülvecheyn Salonu ise daha samimi bir havaya sahiptir. Süfera Salonu gibi saray cephesinin iki tarafına yaslanmış olsa da, alan olarak daha küçüktür; ziyafetler ve sohbetler için biçilmiş kaftandır. Harem ahalisi Saray Ramazanlarında, Selamlığın bu bölümüne kadar gelebilmişler ve tefsir konulu Huzur Sohbetlerine maksureler arkasında katılmışlardır. Bu iki salondan sonra padişahın çalışma ve istirahat odalarına geçilir. Burası selamlığın mahrem dairesidir. Sarayı hanedan mensubu olarak kullanan son Halife Abdülmecid Efendi buradaki kitaplığı son defa kullanmış ve bu kitaplığın arkasında beyaz odada sürgün haberini almıştır. 3 Mart 1924’te böylece saraydan ve İstanbul’dan bir daha dönmemek üzere ayrılmıştır. Selamlıktaki bu özel dairenin görülecek en güzel yeri ise hamamdır. Türk kültürünün bu mütemmim cüzü, suya verilen önemi vurgular. Alabastar taşından yapılmış bu hamam ziyaretçilerini çok etkiler. Sarayda gördükleri görecekleri hiçbir yere benzemez.

Bağlantı koridoru iki dünyayı birbirinden ayırır; Padişahın çalışma ve kabul sahası ile evi böylece net biçimde tefrik eder. Koridor ortasında rehber, haremdeki hanımların bu pencereler vasıtasıyla Muayede merasimlerini izlediğini söylediğinde farklı tepkileri yüz hatlarından okumaya çalışır. Bazen bir tebessüm, bazen bir hayret bazen de döneme ağır eleştiriler ile karşılaşır. Sonra bakın size ne göstereceğim der gibi emin adımlarla döner arkasını ve Harem’e yönelir. Harem kapısından dönülür, orası Harem bölümüne ve rehberine havale edilir. En güzel salon Muayede salonudur, tur zirvede ve ağızlar açıkta bırakılır. Kubbesi, avizesi bambaşkadır bu mekânının. Büyüklüğüne uygun olarak ne ağır vazifeler onun omuzlarına yüklenmiştir. V. Murad’ın cülusu burada yapılırken taht-ı hümayun getirilmeyince bir protokol ayıbına da şahit olmuştur. Kanun-i Esasi ilan edilirken gravürleri dünya gazetelerine kapak olmuştur. Atatürk’ün ilk İstanbul hitabesine de cenaze merasimine de ev sahipliği yapmıştır.

Ziyaretçiler selamlıktan ayrılırken, personele ait bir beyaz kapıya doğru yönelmiş, bir tur daha yaşlanmış olan rehbere, göz ucuyla bakarlar. Arkası dönüktür ancak kulağı arkasındadır rehberin… Hani biri bir şey sorsa dönüp cevaplayacaktır, ancak genelde kimse bir şey sormaz. Belki abartılı, belki eksik, belki de taraflı bulmuşlardır bu antika adamı. Ancak bu antikalık ona yakışmış, ne de olsa mal, sahibine benzemese haram imiş.  Dahası kör ile yatan şaşı kalkar imiş, sarayın koynunda akşamlayan bu adamı saray kendine benzetmiş.

 
OSMAN NİHAT BİŞGİN
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

duyurular DUYURULAR
editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz ?

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Tarihin İzinde