Balkanlar’ın Başkenti, Serhâd Şehri: Edirne Gezisi Notları

Okunma: 60
Gezi Yazıları 2 Temmuz 2012 13:14
Videoyu Aç Balkanlar’ın Başkenti, Serhâd Şehri: Edirne Gezisi Notları
A
a

Altı haziran ikibin onbeş. Mevsimlerden sonbahar esintisine bürünmüş yaz günlerinden bir cumartesi… Güzergâhımız ve “Osmanlı Coğrafyasına Yolculuk” serisinin son durağı olan Edirne…

Osmanlı döneminden itibaren serhâd şehri -sınır şehri- olarak adlandırılan Edirne, Balkanlar’ın başkenti olarak kabul görmüş Balkanlar ise Osmanlı’nın Avrupa’ya bakan ileri karakolu durumunda…

Padişah nasıl ki Edirne’yi fethetmek için İstanbul’da Edirne Kapısı’ndan çıkmış da düşmüşse yollara, bizler de İstanbul güzergâhından girerek Edirne’ye Selimiye Cami tarafından selamlanarak girdik şehre…

Yol boyunca kendisine ulaşmak için aştığımız yollar, Edirne’nin coğrafyasına hâzır ve de nâzır olarak gitmemiz için adeta yüreklerimizi belli bir kıvama getirdi. Alabildiğine yeşillik düzlükler, başak tarlaları, çeşit çeşit ağaçlar ve daha nicesi… Biz böylesine hülyalı düşüncelere dalmış kimimiz de yarı uyur yarı uyanık devam ederken yolculuğuna, kendisinin mihmandarlığında bulunmaktan pek müstefid olduğumuz İbrahim Hocamız, Edirne’ye dair genel bir hazırlık yapmaya başladı hafsalalarımızda. Varlığı M.Ö’ye dayanan Edirne, varlığını kasaba hüviyetiyle devam ettiregelmiş. Bizans İmparatoru Hadrionus döneminde şehirleşmeye başlayan bu şehir, imar edilmeye başlanmasıyla önce surların hakimiyetiyle çevrilmiş sonra da şehir düzenini sağlayacak unsurlar ile imar edilmeye devam edilerek bir castrom -surlarla çevrilmiş şehir- haline getirilmiştir ve Hadrionopolis olarak adlandırılmıştır. 88 yıl Osmanlı’ya başkent durumunda kalacak olan ve I. Murad tarafından fethedilen Edirne’de başlayan şenlendirme politikası II. Murad devrinde devam etmiş ve şehrin imarı bu dönemde hız kazanmıştır. Üzüm bağlarıyla meşhur olan bu memleket, Osmanlı askerlerinin bağlardan yedikleri üzümler yerine altın bırakmaları akabinde medeniyetimizin nasıl bir duruş sergileyeceğine bir örneklik teşkil etmiş ve şehir savaşılmadan sulh yoluyla teslim alınmıştır. Böylesi genel bir bilgilendirilmeden ve yolları temaşa etmemiz akabinde yavaş yavaş şehrimize girmiş bulunduk.

Balkan Harbinde kendisinden Edirne’yi 42 günlüğüne müdafası istenen lakin kendisinin şehri 5 ay 5 gün müdafa ettiği Şükrü Paşa’yı ziyaret ettik. Kasım Hocamız tarafından Şükrü Paşa’nın burayı müdafa edişini ve savaşı dinlememizin akabinde evvela Paşa’nın kabrini sonrasında ise birliğin müdafalarını gerçekleştirdiği sığınakları ziyaret ettik. Aslen Erzurumlu olan Edirne müdafisi Şükrü Paşa şöyle vasiyet ediyor askerlerine: “Şayet bu şehri müdafa edemeyip düşman eline teslim edersem bırakın cesedimi kurtlar kuşlar yesin yok eğer şayet bu müdafada şehid olursam beni bu topraklara defnedin.” diyor. 42 günlüğüne deyip 5 ay 5 gün şehri müdafa eden Şükrü Paşa şehri vermeyip şehid düşünce buraya defnedilmiştir.

Tabyaları ziyaret eyleyip gözetleme kulelerine, ortamın durumuna, harap haline bakarken son dönemlerde biraz da olsa buralara özen gösterilmesi ve çeşitli şekillerle buraya dikkat çekilmeye başlanması bir nebze olsun içimizi rahatlattı. Dillerimizde dualar yolumuza devam ederken bir sahne işgal günlerinden hepimizin zihinlerinde… Kimisinde kıyımlar kimisinde cengâverliği Şükrü Paşa’nın… Maneviyât eri II. Murad’ın Daru’l-hadis Cami’ini ziyaret eylemek için yola revan olurken böylesi tasavvurlar zihinlerde, gönüller kederli… Rüyasında Efendimizi gören Murad-ı saniye diyor ki Sevgili : “Neden benim sözlerimi okutacak bir mekan yaptırmıyorsun?” ve akabinde Padişah ilk tuğlasını kendisinin koyacağı temelleri atarak bu yapıyı icra ettiriyor. Mihrap çinileri bir Rus tarafından sökülerek Rusya’ya götürülmüştür. Ayrıca rüyasında Mevlana’yı gören II. Murad yine Hazret tarafından kendisine “Neden benim torunlarımın zikir yapması için bir mekan yaptırmıyorsun?” emri mucibince Muradiye külliyesi ile yanına bir tekke inşa ettirmiştir.

Ne yağmura ne de çamura hatta aynı günün ansızın kızgınlığına bile aldırış etmeyen İstanbul Tarih’e minnettar gönüller Eski Saray yolunda… Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmed’in doğduğu yer olarak rivayet edilen Saray-ı Cedîd’den günümüze Babü’s-Saade, Arz Odası, Cihannüma Köşkü ve Kum Kasrı Hamamı kalmış. Sarayın bu hali alması sürecini anlatan hocamızı dinledikten hemen sonra sağ vechemizde kalan Fatih Köprüsü üzeriden Adalet Kulesi’nin önüne gelmiş bulunduk. Üç katlı olduğunu öğrendiğimiz bu yapının ilk katı şerbethâne, ikinci katı kâtiplerin olduğu bölüm, üçüncü kat ise divan-ı hümayûn toplantılarının yapıldığı bölüm imiş. Hemen Adalet Kulesinin arkasında bulunan iki taş ise zamanında Topkapı Sarayı’nda bulunan Cellat Çeşmesi’nin önünde de bulunan seng-i ibret taşları idi. Seng-i ibret -ibret taşı- ise devlet suçu işleyenlerin başları vücutlarından ayrıldığında ibret-i alem olsun deyû başlarının üzerinde teşhir edildiği taşlardır. Bu seng-i ibretlerin hemen karşısında ise Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatinden döneceğini ve Edirne’den geçeceğini duyan halk tarafından Sultan’ın şerefine yaptırılan bir diğer taş bulunmakta.

 “İki yiğit çıktı meydâne, ikisine birbirinden pervâne.” Naralarının atıldığı bir meydana geliyoruz ki burada 1361’den beri Kırkpınar Güreşleri dediğimiz gelenek durmaksızın icra ediliyor. Türkler Rumeli’yi fethettikten sonra Edirne’nin fethi için günümüzde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı bu bölgede dinlenirken vakit geçsin diye güreşen iki kardeş yenişene kadar güreşip yenişemeyince de yorgun düşüp akabinde ikisi de vefat edince onların vefatına üzülenler tarafından orada güreşilmeye ve bu durum gelenek haline getirilmeye başlanmıştır. Kel Aliço, Kurtdereli ve Koca Yusuf’un anıtlarını gördüğümüz bu meydanda Hocamız Kel Aliço’nun 27 yıl üst üste dünya güreş birincisi olduğunu ifade ederken biz de bu azme ve gayrete hayran olmadan edemiyoruz. Az evvelki Fatih köprüsü gibi burada da yapılmış olan Kanuni Köprüsü şehir ile şehrin dışı olan bu tarafı birbirine bağlamaktadır. Çevremize pür dikkat bakarken bizler gibi nerelerden kalkmış da gelmiş olan başka grupların anlatımlarına kulak kesilmişken Saray İçi denilen bölgeye, Balkan Şehitliğine geliyoruz. Burcu Turhan arkadaşımızdan namazgâhların işlevini dinlememizin akabinde patır patır inzal olan yağmur omuzlarımıza düşerken engel tanımayan İstanbul Tarih ekibi Fatihalarını okuyarak rahmeti de ayaklar altında çiğnemekten korkarak aracına doğru usul adımlarla koştu. Bu hafif tempolu yürüyüşten kısa süreli ıslanmamızdan sonra şöyle geniş bir açıdan temaşa eyleyerek bu bölgeyi “ne zaman geliriz bir daha, meçhul” diye geçirilen gönüllerin yâdını duyar gibiydi kulaklarımız.

Yağmurun bereket olduğunu unutmayınız. Zahmetmiş gibi gelenin rahmet olduğunu da.

İstanbul, Amasya ve Edirne olmak üzere üç şehirde külliyesi bulunan tek padişah Bayezid’in darü’ş-şifasına geldik. 1484’te buraya geldiği esnada bu külliyeyi inşa ettiren Bayezid Han medrese yanına bir de köprü yaptırarak şehri dışarısı ile birleştiriyor. Şimdilerde müderris odaları, talebe odaları, kütüphanesi ve ile’l-ahıri görsel anlatımlarla müze olarak kullanılan medrese, zamanın şartları ile nasıl mücadele edildiğini ve hangi şartlar altında olunursa olunsun insanlığa fayda vermek adına nasıl da gayret içinde olunduğunun şâhideleri gibiydiler. Medresesi ve darü’ş-şifası iç içe olan bu yapı teorik bilginin pratik hale getirilmesi için gerekli olan her türlü imkanı sağlamış durumda idi ki şimdilerdeki bunun tam aksine… Hünkâr mahfili uygulamasının bu şehirdeki ilk uygulaması olan Bayezîd Cami’inde öğle namazlarımızı eda eyleyerek kalem işlerinin ağırlıkta olduğu kubbelerini ve duvarlarını seyr-ü zevk eyledik.

Sabahın nurunda çıktığımız yolculuğumuzda yağmurun bereketi ile hemhal olup bir de vakti öğlen eyleyince bir yorgunluktur geldi çattı. Güneş de bulutlardan sıyrılıp ısıtmaya meyledince bizleri daldık Semiz Ali Paşa Çarşısı’na. Sokullu’dan sonra Kanuni döneminde sadrazamlık yapan Semiz Ali Paşa’nın eseri olan bu çarşıyı boydan boya arşınlayarak gezimizin devamını selamette ve daha da heyecanlı olarak devam ettirmek üzre yemek molası verip meşhur Edirne ciğerinin tadına bir de biz bakalım dedik. Şükür, doyurunca nefislerimizi kaldığımız yerden ruhlarımızı ihya etmeye devam ettik. Mimarı Konyalı Hacı Alâaddin, asıl ismi Süleymaniye olan Eski Cami’ye vasıl olduğumuzda hemen müdahil olduğumuz harîm kısmının Bursa Ulu Cami’ine benzerliği gözümüzden kaçmıyor. Duvarlarında kelam-ı kibarların, hadis-i şeriflerin, ayet-i kerimelerin yazılı olduğu caminin temelleri 1403’te Süleyman Çelebi tarafından atılmıştır. Çelebi Mehmed diğer kardeşleri gibi Süleyman Çelebi’yi de mağlup edip Edirne’yi ele geçirince bu camiye adı verilmek istense de kendisi bunu kabul etmeyip “abimin adıyla anılsın” dediğinden bu caminin adı Süleymaniye olmuşsa da Üç Şerefeli Cami yapılınca Eski Cami adıyla günümüze kadar anılagelmiştir. 9 kubbe ile Selçuklu mimarisine göre inşa edilen caminin harîm kısmınında sağlı sollu genişlediğini görüyor ve bu mâbedin en önemli özelliklerinden birinin de Hacı Bayrâm-ı Veli Hazretlerini ağırlamış olması olduğunu öğreniyoruz. Abbasi Halifesi tarafından camiye hediye olarak gönderilen Rukn-i Yemâni taşını da selamlayarak zamanında minberinde kılıç ile hutbe okuyan imamların haşmetinin tasavvuru ile müeddib bir eda ile ulu mâbedi ziyaret ediyoruz.

Şu anektodu da dinleyerek Hocamızdan yolumuza koyulduk: Bir bayram sabahı hocası Aksarâyî’nin daveti üzerine derhal Aksaray’a gelen Hacı Bayram-ı Velî için hocası “bugün iki bayram ettik” deyince kendisi Bayram, hacca gittiği için de Hacı olarak müsemma olmuştur. Sultan Fatih’in ismini Mehmed olarak veren Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinden İstanbul’un fethi için dua buyurmalarını isteyen II. Murad’a verilen şu cevap -bir rivayete göre- kendisinin tahttan derhal inip genç yaşta ki şehzadesini tahta oturtmasına vesile olmuştur: “Allah ömrünüze bereket, size sağlık ve afiyet versin lâkin fetih size müesser olmayacak.” Kime nasip olacak bu mubarek amel diye sorunca Murad Hân hocasına, “Yeni doğan şehzadeniz Mehmed’e ve talebem Akşemseddin’e’ cevabını alınca tek bir sözün güvencesiyle itimadıyla tahtan iniyor. Ne büyük güvendir bu Allah’ın vesile kıldığı destekçilere…

Şaşkın bakışlar, afallamış zihinler ve hoş bir galeyân ile ayrılırken Eski Cami’den, Hadrionopolis surlarından günümüze ulaşan tek yapı olan Makedon kulesine de bir uğrayıp yönümüzü çevirdik Üç Şerefeli Cami’ye… Cami’ye gelmeden 16. yy’da Sokullu tarafından yapılan hamamı da görerek burada eğitim aldığı için memlekete hayrat olsun deyû bu hamamı inşa ettirdiğini öğreniyoruz.

Üç Şerefeli Cami’ye duhûl eyler eylemez üç sütun ile karşılaşıyoruz. Hakkında çeşitli rivayetler olan sütunların hikayelerinden en meşhur olanında şöyle bir tasvir var: Caminin banisi Mimar Muslihiddin’e yardımcı olan mimarların üçü de bir gece aynı rüyayı görürler. Ertesi gün bir mimar diğerine rüyasında üç meleği gördüğünü söyler. Diğer mimarın da aynı rüyayı gördüğünü söylemesi ve üçüncü mimarında aynı şeyi zikretmesi üzerine hürmeten bu taşlar üç meleği temsil etmesi adına buraya dikilmiş.

İlk defa revak ve avlu uygulanan bu mabed de dikkat etmemiz gereken en önemli hususlardan birisi cümle kapısının mermer işlemesi. O zamanın o şartlarında bir dantel inceliğinde zarif bir işçilik ile işlenen bu kapı bizleri hayretler içinde bırakıyor. İlk defa büyük bir merkezi kubbe uygulaması ile inşa edilen bu yapıyı gören Mimar Sinan hayran olunca bu yapıya Selimiye Cami’ini burada inşa ediyor. Bu uygulamamın ilk örneğini ise Beşiktaş Sinan Paşa Cami’inde gerçekleştirmiştir. Üç Şerefeli Cami’nin medresesinde eğitim aldığı rivayet edilen Fatih’i bir gün hocası Molla Gürani geç bir vakitte mum yakmış bir şeylerle meşgul olurken görüp ne yaptığını sorduğunda afallayan Sultan kimseye sözü ile hocasına daha 10 yaşında olduğu halde İstanbul’un fethi için çalıştığını söylemesi nasıl bir zihniyet?! Heyhât! Nerde Fatih’lerin azmi nerede İstanbul’u fetheden ceyşin gayreti!

Eski Saray’ın da kalıntılarını uzaktan görüp 93 Harbi’nde top atışına maruz kalan ve duvarında zedelenmeler bulunan cami ibret olsun diye tamir edilmeyip olduğu gibi bırakılmış. İbret alana, bakmasını bilene…

Mimar Sinan’ın ustalık eseri, Edirne’nin haşmet kaynağı Selimiye Cami… II. Selim tarafından inşa edilen bu yapı İstanbul yolundan geldiğinizde sizi iki minaresi, Balkanlar tarafından geldiğinizde ise haşmetini artırmak adına dört minaresi ile karşılıyor. Şehre hakim bir noktada imar edilen cami bahçesine girdiğinizde Yavuz Selim Cami’ini, avlusuna girdiğinizde ise Süleymaniye Cami’ini anımsatıyor sanki. Hz. Peygamber’i rüyasında gören Selim’e burada cami yapması buyrulunca burada vücut bulan bu yapı kalbinizi titretiyor. 74 metre uzunluğunda en uzun minarelelere, oldukça süslü minber külâhına, 32 metre yarı çapındaki en geniş kubbeye ve haşmetli bir usluba sahip olan bu yapıya Sinan yine imzasını atarak maharetini göstermeden edememiş. Nitekim müezzin mahfili ile harîm kısmının hemen ortasında karşılaşmış olmamız da yine “böyle kusursuz bir eserin kusuru olmalı çünkü tek kusursuz Allah’tır” deyip de acizliğini hisseden Sinan’ın ruhuna aittir. Peki kim sahip şimdi bu ruha?

Gezimizin sonuna yaklaşırken bizler aracımızda toplanmış Meriç Nehri kenarında günün bereketiyle soluklanmak adına bekleşirken Selimiye Cami’inin minaresinde hiç de yabancı olmadığını düşündüğümüz birisini gördük. İstanbul Tarih farkının fark icraatçisi Ahmet Melik abimiz. Bir yandan kendisine gıpta etmiş bir yandan da hiç(!) kıskanmamışken kendisini, kendisi vesilesiyle gezimizin sonuna iştirak eden Selimiye Cami müezzini Fatih Bülbül Bey’den bir dahaki gelişimizde kendisini bulmamız kaydıyla bizlere de böyle bir güzelliği yaşatacağı sözünü aldık. Mevlam nasib etmese de ihtimali bile güzel olan bu haber bizleri nasıl da heyecanlandırdı…

Hasan Sezâi Hazretlerine uğrayıp duamızı etmiş duamızı da almışken bizler, günü yorgun düşürmekten gocunmamış bir halde geldik Meriç Nehri kenarına… Teberrüken yağan yağmurun, açan güneşin, esen rüzgarın varlığına ben de olayım yaren diyen nehrin hoş havasını eşsiz manzarasını temaşa eylerken kalktı omuzlarımızdan günün mahmurluğu. Bir kere daha dirildik buranın rayihasıyla Edirne’nin. Acizâne bendenizin Hacı Adil Bey Çeşmesi’ni anlatımıyla çeşme kültürü hakkında -sürç ü lisan etsek de- bir kaç kelâm ederek İstanbul yoluna revân olalım diye koyulduk yola.

İstanbul Tarih farkı ile Osmanlı coğrafyası gezilerinin sonuncusu olduğunu öğreneceğimiz bu gezimiz için yüreklerimiz buruk iken dönüş yolumuzda alacağımız havadisler daha da kalbimizi buracakmış meğer.

Gün güzeldi. Bereketli, samimi, insanın insana olan meveddetini artıran, bizi birbirimize bir kere daha kardeş kılan bir gün. Nasıl olur ki deyip de hayret edeniniz olacaktır lakin hayretinizle kalacaksınız belki de. Evvela biz ve bendeniz kendi adıma İstanbul Tarih Ailesi’nin bir bireyi olmaktan nasıl da müteşekkiriz! Bundan sonra gezilerinin devamını getirmeyeceklerini belli gerekçeler ile bizlere ileten İbrahim Hocamız ve Ahmed Melik abimizi dinlerken eminim aracımızda olan ailemizin diğer mensupları da -bendeniz gibi- bu muhabbet ortamının devam etmeyeceğini ve burada nihan bulacağını öğrendiğinde nasıl esef etmiştir.

İnsanın yine en çok insana, gerçek duygulara, kardeşliğe ve en önemlisi muhabbetle harlanmış bir birlikteliğe ihtiyaç duyduğu şu zamanda böylesi bir beraberliği, böylesi bir duyguyu yitirmek nasıl da hüzne bürücü… Son akşamına kadar gidemeyeceğimi tahmin edip son dakikasında müdahil olma imkanı bulduğum “son” geziye “ya katılamamış olsaydım” tasavvuru mu yoksa bir daha bu birlikteliğin zuhur etmeyeceği bir yarın mı beni ve bizleri kırdı bilemem lakin ben ve biz inanıyoruz ki İstanbul Tarih, ailesini yarım bırakmayacak elbet bir yerlerde bir şekilde tekrar bizleri varlıkları ile hoş edeceklerdir. Zaman sıkıntıları olmasına, yoğunluklarının üzerine bir de bu yoğunluk olmasına rağmen bizlere hiçbir şekilde bunu belli etmeyip ellerinden gelenin en iyisini sadece ilâhî rıza için yapan, bizlere gerçek tarih şuûrunu kalbî duygularla aşılamaya çalışan İbrahim Akkurt ve Ahmet Melik Ünal Bey’lere nasıl teşekkür etsek az ise de vefa borcu defterde kalmaz. Bizler bu aileye ve davasına belki başka yerlerde farklı şekillerde sahip çıkacağız elbet.

Ben yine şahsın adına İstanbul Tarih’in öğrencisi ve aile üyesi olmaktan menûniyet duyduğumu da belirterek Rahman’ın bu güzel işleri hürmetine Hocalarımıza hayır yollarını açmalarını ve bugün yaptıkları güzel işlerin yarınlarını kurtarmasını temenni ederek İstanbul Tarih farkı ile nasıl da mesud ve nasıl da buruk olunacağını en güzel usluplar ile yaşamış olduk.

Elhamdulillah mesuduz yine de, en çok da müteşekkir.

İstanbul Tarih’e, ailesine ve bu gürûh gibilerine ihtiyacımız var.

Nüvelerimiz atılmış filizler vermeye başlamıştık. Yeşermek vakti ise vefa borcumuzdur.

Aile olmak için maddi bir bağın olmasının elzem olmadığını bize bilfiil yaşatan güzel yürekli insanlara dua ediniz.

Selametle…


MELİHA AÇIKGÖZ

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

duyurular DUYURULAR
editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz ?

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Tarihin İzinde