Taksim-Harbiye Bölgesi Gezi Yazısı

Okunma: 621
İstanbul Gezileri 28 Haziran 2015 22:03
Videoyu Aç Taksim-Harbiye Bölgesi Gezi Yazısı
A
a

Üzerine onlarca kitap yazılmış, şiirler adanmış bu şehri bildiğimizi zannetmemiz, bana oldukça gülünç gelmeye başladı. İstanbul’un tarihi dokusunu, tabii güzelliklerini, sosyal hayatını, mimarisini, müziğini, yemeğini, insanını, yaşamın akışını anlamaya çalıştığımız bu gezilerle farkında olmadığımız boşlukları doldurduğumuzu hissetmeye başladım.

Evet, gezi koordinatörü Ahmet Melik’in ifadesiyle “İstanbul Tarih Farkıyla” Galata-Harbiye Bölgesi gezisine katılmanın avantajlarını yaşadık. Galatasaray Lisesi’nin bahçesine girdik. Nostaljik İETT otobüsüyle Fatih-Harbiye turu attık. Hatta geziye katılan çocuklar halkı selamladı, bizlere unutulmaz anlar yaşatan diğer farkı ise Harbiye Askeri Mehter Takımı’ndan canlı olarak dinlediğimiz eşsiz marşlardı. Bu unutulmaz gezi, heyecanlı ve capcanlı gezi kafilesinin Galata Kulesi’nin önünde buluşmasıyla başladı. İstanbul Tarih ve Kültür Topluluğu’nun dergisinin hediye edilmesinin ardından Tarihçi-Yazar İbrahim Akkurt’un rehberliğinde kültür gezimiz için yol aldık.
 
Galata Kulesi’nin asırlık hikâyesi, kereste deposu olarak kullanılan cami’nin ihyası…
 
Rehberimizin, Kule hakkında yaptığı bilgilendirme ile kendimize geldik, tarih ve kültür dolu bir gezi olacağının ilk sinyalini aldık. Dinledikçe, kulaklarımızın pasını sildi. Bizans imparatoru tarafından “Fener Kulesi” olarak inşa edilen kule, Latin İşgali’nde ağır hasar gördüğünden Cenevizliler döneminde yığma taşlar kullanılarak surlara ek olarak yapılmış, adına da “İsa Kulesi” denilmiş. Fetih sonrası da Takıyyüddin tarafından bir süre rasathane olarak kullanılmış, meşhur Hazarfen Ahmet Çelebi’nin tahtadan kartal kanatlarıyla Üsküdar’a uçtuğu kule, şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi restorasyonu sonrası, restaurant olarak hizmet veriyor.

Buradan Galata Mevlevihanesi’ne gitmek üzere yola koyulduk. Yol üzerindeki ender İslam eserlerinden olan Müeyyetzade Yazıcı Mehmet Efendi tarafından 16. yüz yıllarında yaptırılan caminin günümüze kalış hikâyesine kulak veriyoruz. Cami’nin zamanla kereste deposu olarak kullanıma kadar giden ihmale, 1950’li yıllarda esnaf Cemalettin Lokman Cankurtaran’ın önderliğinde mahalle sakinleri ve esnafın dur! diyor ve bölgedeki İslam mührünü yeniden ihya ediyor. Allah kendilerinden razı olsun.
 
Yine az ileride gördüğümüz 16. yüzyılda 3. Mehmet’in Nedimlerinden Mehmet Çelebi tarafından yaptırılan ve mevcut görümünden yeniden yaptırıldığını düşündüğümüz Şahkulu Cami’sini de  geçerek İstanbul’un ilk mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi’ne geliyoruz.
 
İstanbul’un ilk Mevlevihanesi, Şeyh Galip ve Hamuşan…
 
Asırlık Tünel’in solunda, Galata Kulesi’ne inerken hemen sağda dükkânların arasında sıkışmış vaziyette duruyor. Dar bir girişi, dikkat edilmediğinde görülemeyen bir tabelası var. Müze kartla giriş ücretsiz, normal giriş ücreti 10 lira. Galat Mevlevihanesi, 1491 yılında İskender Paşa tarafından yaptırılmış. Çeşitli restorasyonlar geçirmiş, son olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin elinin değmesi ile bu haliyle günümüze ulaşmış. Divan Edebiyatı Müzesi adıyla faaliyet gösteriyor ve haftanın belli günlerinde burada sema gösterileri yapılıyormuş.
 
Halet Efendi ve Divan Edebiyatı’nın son büyük şairi Şeyh Galip’in türbeleri de burada bulunuyor. Türbenin ayakucunda durduk,  arkadaşımız şair Ekrem’den hayatı ve divanına dair bilgiler aldık.  24 yaşında Galip Divanı’nı tertip ediyor, 6 ay sonra da Hüsnü Aşk’ı yazıyor. Çile çekmek adına Konya’ya gidiyor, ardından tekrar dönüyor, Sultan 3. Selim ile çok iyi arkadaşlığı var. Bu bilgileri bizimle paylaşan Ekrem arkadaşımızın okuduğu şiirle ayrıca feyizlendik, derin düşüncelere daldık. Her gezimizde bizleri duygulandıran şiirleri ve konuşmaları ile edebiyata olan ilgimizi derinleştirdiği için kendisine teşekkür ediyoruz.
 
Mevlevihane’ye girerken sağımızda estetik, zarif bir şadırvan dikkatimizi çekti. Nedendir bilinmez, bakarken hüzün kapladı içimizi, sebebini ise hikâyesini dinlediğimizde anladık. 2. Mahmut’un kızı Adile Sultan’a ait bu şadırvanı sultan, erken yaşında eşini kaybettikten sonra intisap ettiği bu Mevlevihane bahçesine hayır etmiş. Eşinin ve çocuklarının ölümü gibi acılarla dolu bir hayatı olduğunu bildiğimiz divana sahip olacak kadar şair olan Adile Sultan’ın hayır eserini gördükten sonra müzeye giriyoruz.
 
Müze sergi makamları Semahane binasında yer alıyor. Semahane girişinde Sema alanı, alt katta Derviş Odaları ile üst kat mahfiller olmak üzere üç katlı bir plandan oluşuyor. Salonlarda birbirinden güzel ve düşündürücü eserleri görüyoruz, sarıkları, kullanılan müzik aletlerini ve sergilenen diğer eserleri inceledikten sonra Semahane’de; ilahi albümünü beklediğimiz İmam Hatip öğrencisi arkadaşımız Erkam’ın okuduğu ilahi ile irkildik.
 
Mekâna uygun olarak yaşattığı duygular için kendisine teşekkür ederiz. Tabiri caizse bizi aldı, götürdü. Buradan çıkmadan Mevlevi mezarlık haziresi anlamına gelen Hamuşan’ın önünde biraz duruyoruz.
 
Burada rehberimiz İbrahim Akkurt ilginç bir bilgi paylaştı. 1946 yılında Beyoğlu Evlendirme Dairesi (Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi) yapılarak bu alanın önemli bir bölümü yok edilmiş. Hazirede, İbrahim Müteferrika, Humbaracı Ahmed Paşa, Fasih Dede, Esrar Dede medfun önemli şahsiyetlerdendir.

Dingo’nun Ahırı ve Narmanlı Han’daki ajanlar…
 
Buradan çıktığımızda, İstanbul’un ulaşım tarihine yolculuk yaptık desek yeridir. Öncelikle Galata’yı Beyoğlu’na bağlayan Yüksek Kaldırım’a çıktık. Ancak bugün adı var kendisi yok. Günümüzde kaldırımlar teker teker sökülüp yerine asfalt yol yapılmış. İstanbul’un alan olarak büyümediği zamanlar, burası oldukça yoğun nüfusa sahipmiş. 1860-70’li yıllarda günde yaklaşık 40 bin kişi bu kaldırımı tırmanarak Galata’dan Beyoğlu’na ulaşıyormuş. Oldukça zor görünüyor. Yaş, zaman, sağlık gibi nedenler dolayısıyla ulaşım alternatifleri denenmiş. Demiryolu projesi önerilmiş, önce fetva çıkmamış, sonra yapılmış, bugünlere ulaşmış. Atlı tramvaylar döneminden kalma “Dingo’nun ahırı” ifadesine de bu alan kaynaklık etmiş. Yukarı çıkmada zorlanan atların değişimi, yani aktarma yapılıyormuş burada, girişimci Dingo’da buraya atların konulması, dinlenmesi için ahır yapmış, burada günde onlarca atın durması nedeniyle Hopp! Dingo’nun ahırı mı burası, ifadesi yerleşmiş.
 
Tünel’den İstiklal Yolu’na yürüdük. Hanların, pasajların önlerinde durduk. Haklarında bilgiler aldıkça buradan kaç defa geçtik, Aaa! böylemiymiş, bu kitabe mi, masonlar burada mı kurulmuş, moda merkezimiymiş, üst katı daire mi, hepsi dükkân değil miymiş şaşkınlıklarıyla yolumuza devam ettik.
 
Diyorum ya, İstanbul bildikçe ne kadar güzelleşiyor, anlamlaşıyor! diyerek, Narmanlı Han’ın önünde durduk. Tüccar kardeşlerin sahibi olduğu bu han, oldukça ilginç iddialara da gebe duruyor. İçerisinde çok farklı isimler yer almış, farklı tip gazeteler çıkarılmış. Aliye Berger, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi isimlerin kaldığı odalar, basılan gazeteler, Troçki, Beyaz Rus, Kızıl Rus, bizim ajanlar ne ararsanız var derecesinde. İstiklal Caddesine boylu boyuna uzanan bu kale gibi yapının önünde, bölgeye Beyoğlu denmesinin sebeplerini dinledik. Birçok rivayet var; ancak en makulü, Bizans ailesinin oğullarının yani “bey” lerin burada yaşamış olması. Pera denilmesi “karşı taraf” anlamında kullanılmış. Yani tarihi yarımada dediğimiz, suriçi bölgesi’nin karşısı. İsveç konsolosluğunun kuruluşunu dinledikten sonra, Türkiye’nin ilk moda merkezi Botter’ın bulunduğu hanı görüyoruz. Burası Padişah 2. Abdülhamid’in imaj makeri Botter’in İstiklal’deki moda eviymiş. Vakti  zamanında  İstanbul’un sosyetik kadınlarının sırf  bu rölyeflere sahip binanın önünden geçebilmek için süslenip geldikleri söylenir. Burada bulunmak iyi giyinmenin göstergelerindenmiş.
 
İlklerin pasajı, İslami mimariye sahip Suriye Pasajı…
 
İstiklal boyunda mimari farklılığıyla en dikkat çeken yapılardan biri de Suriye Pasajı oluyor. Çünkü İslami bir mimari kullanılmış. İstanbul’da alt katı çarşı, üst katları konut olarak tasarlanan kentin ilk lüks konutları bu yapıda yer alıyor. Neoklasik üslupta bir cepheye sahip olan yapı 1901 yılında Suriye uyruklu, Şam eşrafından Hasan Halbuni Paşa ile o dönemde İstanbul Ticaret Odası’nın ilk Müslüman başkanı olan dayısının oğlu Mehmet Abud Paşa tarafından yaptırılıyor. İnşası 1908 yılında tamamlanıyor. Saraydan sonra elektrik ve hava gazı bağlanan ilk bina olduğu rivayet ediliyor. Çift asansör sistemi ilk kez bu yapıda bulunuyor. İlk sinemanın -tarihi Santral Sineması- burada açılıyor.
 
Cadde-i kebir, kitabesinde 2. Abdülhamid’e teşekkür eden kilise…
 
Eskilerin caddeyi kebir dediği istiklal’de Rusya konsolosluğu, Hollanda konsolosluğu da yerini almış. Bir diğer dikkat çeken yapı da ilginç hikayesi de bulunan St. Antuan Kilisesi, bir İtalyan kilisesi, papa kutsayınca para gönderir! ümidi doğsa da göndermiyor ve çok geç sürede tamamlanıyor. İstanbul’da en fazla ziyaret edilen kiliseler arasında yer alıyor. Buradaki bir diğer kilise de Santa Maria Draperis Kilisesi, kilisenin bağlı bulunduğu Fransisken tarikatine ismini veren Françesko, zengin ve eğlenceli bir hayat yaşar, bir savaşta esir düşer ve hayatı değişir. Hz. İsa maddi yoksunluk içerisinde yaşadı, Hıristiyanlarda öyle olmalı diyerek, adeta yoksulluğu kutsayan bir anlayışa bürünmüştür.
 
Yangınlar ve yıkımlar nedeniyle, Santa Maria Draperis Kilisesi’nin Sirkeci’den başlayıp, Galata’ya oradan Beyoğlu’na uzanan bir yolculuk tarihi vardır. Papa’nın adı bir caminin kitabesinde yazılı mıdır, bilmiyorum; ama bir İslam Halifesi’nin adı bu kilisenin giriş kitabesinde yazılmış. Bu kitabede  Sultan 2. Abdülhamit’e ve dönemin belediye başkanı Rıdvan Paşa’ya kilise yapımı sırasında gösterdikleri kolaylıklar için teşekkür ediliyor.
 
Galata’nın nankörlüğüne tepki El Hamra Han’ı…
 
Galata bölgesi İstanbul için stratejik bir değere sahiptir. Ancak tarihine bakıldığında hep basit ifadeyle nankörlük etmiş desek, iftira olmaz sanırım. Çünkü Latin İşgali’nde Bizans’a destek olmamıştır, İstanbul’un fethinde de Bizans’a pek destek olmamıştır, Osmanlı’nın yıkılışında yaşadığı İstanbul işgalinde de atalarımızı arkadan vurmuştur. Tarafsız kalmak bir kenara mutluluktan oynamıştır. Düşman kuvvet komutanlarına eğlenceler düzenlemiş, destek gösterilerinde bulunmuştur. Ah! Bu istiklal Caddesi’nin dili olsa da konuşsa diyoruz, bir bakıyoruz ki tarihçi İbrahim Akkurt adeta konuşturuyor. “Bütün bunlar olacak da, Müslüman Türk susacak mıydı, 1920’lerde başta Sultanahmet meydanı olmak üzerek birçok yerde tepki mitingleri yapıldı, bu mimari anlamda da gerçekleşti. İstiklal Caddesi’nin  buram buram “Doğu” kokan tek yapısı olan El Hamra Hanı dikilecekti. El Hamra Hanı, İstiklal Caddesi’nde bulunan yüzlerce tarihi yapı içinde oryantalistik özellikler taşıyan tek yapıdır. Galatasaray’dan Tünel’e doğru giderken St Antuan Katolik Kilisesi’nin tam karşısında “Dev Protesto” gibi durmaktadır.
 
Bunları dinlerken istem dışı şu mısraları geçirdim içimden:
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ”
 
MOSSAD’ın Kurulduğu Mısır Apartmanı neler anlatıyor, Mehmet Akif’i rahmetle andık…
 
Bu duygulara sahip olmak için, acıları, esareti yaşamak mı gerekiyor? diye sormadan edemiyor insan. Bu duygularla yürürken tam da İstiklal Marşı’nın bu dizelerini yazan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ölüm yıldönümünde, gözlerini kapadığı Mısır Apartman’ının önünde buluyoruz kendimizi. Şıklık ve zarafetin göğe doğru 6 kat uzandığı bir apartman Mısır Apartmanı. Adı “Doğu”yla ilgili ama görüntüsünün doğuyla hiç ilgisi yok. Art Nouveau denilen sanat anlayışıyla yapılmış, buram buram “Batı” kokuyor. Oysa içinde yaşananlar hep doğu hissiyatında gerçekleşiyor. Anlayacağınız içi ayrı dışı ayrı bir apartman Mısır Apartmanı.
 
Tarihçesine gelince, Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa, Ermeni mimar Aznavuryan‘a kışlık bir konak olarak yaptırıyor, miras kalıyor derken daireleri kiralanan bir apartman halini alıyor. Ünlüler geçidi şeklinde bağrında birçok kişinin anısını yaşatıyor. Mithat Cemal Kuntay’ın da burada vefat ettiğini öğreniyoruz. 2. Abdülhamid’in mührünü kullanarak Musul petrollerini üzerine zimmetleyen Yahudi kökenli Dişçi Sami’nin (Günzberg) de burada odası vardı. 2. kata da, yeni kurulan cumhuriyetle arası pek iyi olmadığından 1926’da Mısır’a giden ve burada 10 yıl kalan Mehmet Akif Ersoy yerleşir. Ömrünün son 6 ayını burada geçirir milli şair. Hayata da  apartmanın 2. katında gözlerini yumar. Bu apartmanla ilgili bir diğer iddia ise oldukça ilginç görünüyor. Bu apartmanın bir katında Reuven Shiloah yerleşir. Shiloah, İsrail dışişlerinde görevli bir memurdur. Dolaysıyla bu apartmanın bir dairesinde bolca  doğu, siyaset ve İsrail konuşulur. Bu konuşmalardan haliyle de istihbarattan  doğu’nun kalbine bir hançer gibi saplanan MOSSAD doğduğu söylenir.

Bütün bu ilginç bilgiler eşliğinde ölüm yıldönümü nedeniyle apartmanın önünde kısa bir anma etkinliği düzenledik desek yeridir. Ahmet Melik’in gür sesiyle İstiklal Meydanı’nda:
 
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! …
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Mısralarına eşlik ettik. Duygusal anlar yaşayarak, eşsiz şairimize ruhuna Fatihalar gönderdik.
 
Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde Osmanlı armalı Gül Baba türbesi…
 
Buradan içerisini merak ettiğim, ancak bir türlü giremediğim Galatasaray Lisesi’nin bahçesine ulaşmanın mutluluğunu yaşadım. Okuduğum 1885 yapımı Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesi gibi, insanı kendinden alıp, geçmişe götüren bir yapısı var. 722 öğrencisi var, 322’si yatılıymış. Bahçesinde medfun bulunan Gülbaba’yı görünce ve hikâyesini dinleyince içimiz cız ediyor. Oldukça yüksek puanlarla girilen lisenin serüveni 2.Bayezid döneminde başlıyor. Sultan 2. Bayezid mevsim kış olmasına rağmen bu bölgede avlanırken, bir av dönüşünde, günlerini, yetiştirdiği gülfidanları arasında ibadetle geçiren Gül Baba’ya rastlar.
 
Gül Baba’nın kendisine sarı ve kırmızı güller sunmasından memnun olan Sultan, kendisinden dileğini sorar. Adını yetiştirdiği güllerden alan Gül Baba, bahçesinin ilerisindeki tepeyi göstererek, “Bu tepeye, mekteb-i irfan tesis ile, orada okuyup yazanları hizmet-i hümayununda istihdam eyle, vakti gelince devletine lazım olur” der. Sonuçta devlete görevli yetiştirmek amacını güden Galata Sarayı kurulmuş olur. Hemen sonuç verir, Sadrazam Rüstem Paşa burada okur. Sonrasında da devamı gelir, çok sayıda da devlet adamı, şair, yazar, bilim ve siyaset adamı yetişir.  Bir rivayete göre Gül Baba’nın türbesi bu bahçededir, öyle umaraktan ayakucuna geçtik, ruhuna Fatiha gönderdik. Mezar taşındaki devlet arması dikkatimizi çekti, konuşuyorduk, 
 
tam bu noktada rehberimiz tarihçi İbrahim Akkurt taşı gediğine oturttu. “Dünya da 192 devlet var, devlet arması olmayan 2 ülke var, hala bunlardan biri olmayı sürdürüyoruz.” Doğru söze ne denir, helal olsun, at taşı yükseğe! Arka bahçesinden tarihi yarımadanın siluetini temaşa eyledikten sonra çıktık tekrar İstiklal Yolu’na…
 
Tiyatro’dan çiçekçiliğe bir serüvenin adresi: Çiçek Pasajı
 
Yapısıyla ve kale gibi duruşuyla caddeyi süsleyen Çiçek Pasajı’nın tarihi serüveni Tanzimat Dönemi’nde başlamış. Sultan Abdülhamit ve Sultan Abdülaziz; tiyatro seyretmek için Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi ile Sahne Sokağın kesiştiği köşede yer alan ünlü Naum Tiyatrosuna gelirlermiş. Burası; sahnelenen İtalyan operaları nedeniyle, İstanbul’un ve Avrupa’nın sayılı kültür merkezleri arasına girmiş. Ancak: 1870 yılındaki yangında bu alandaki birçok binanın yaşadığı başına gelmiş. Naum Tiyatrosu da yanmış, yıkılmış ve yangın sonrası yeniden inşa edilen binalardan biri olmuş. Bina el değiştirerek devam etmiş, çiçeklerin satıldığı bu pasaj haline dönmüş. Çiçeklerle anıldığından ismi Çiçek Pasajı olmuş, son restorasyon sonrası hoş ve aydınlık bir görünüme kavuşmuş.
 
Caddenin İslam mührü Hüseyin Ağa Camisi’nde Mimar Sinan Çeşmesi var.
 
Buradan caddenin tek İslami eseri olan Hüseyin Ağa Cami avlusuna ulaştık. Burada yaklaşık 1 saat mola verdik. Meğerse, burada bizi iki tane sürpriz bekliyormuş! Birincisi Çok şükür, Mimar Sinan burada da karşımıza çıktı. Buradaki şadırvan, Mimar Sinan’ın Kasımpaşa’da yaptığı bir camiden getirilmiş, o cami tamamen yok olduğundan çeşmesi buraya taşınmış. Buraya gelmesi güzel olmuş, İstiklal’de bulunan tek cami’nin avlusuna mührünü vurmuş.
 
İkinci sürpriz ise, İstiklal Savaşı’nda Yunanlıların safında yer alan buradaki gayrimüslimlerin  düşman destekli yürüyüşlerine oldukça içerlenen Nazım Hikmet Ran’ın bu cami için yazdığı “Ağa Camii” şiiri oldu.
 
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce,
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Diye devam eden mısralarını dinledikçe şaşkınlığımız daha da arttı.
 
Taksim ismi nerden geliyor?
 
Buradan tarihi Taksim’e varmadan eski “Veba Hastanesi” şimdiki Fransa Konsolosluğu’nun önünden geçtik. İletişim Noktası olarak kullanılan Taksim’in merkezine girdik ve suyun çeşmelerden taksiminin nasıl olduğunu dinledik. Bundan yarım asır evveline gelinceye kadar, Taksim suları adıyla anılan bend suları, tâ Belgrat ormanlarında Bahçe köyündeki bendlerinden buraya kadar geliyormuş. Sular; dışarıdan bakıldığında cami ve türbe zannedilen bu bina içindeki mermer maksemden dağılarak; Tophane’nin, Fındıklı’nın, Beyoğlu’nun, Galata’nın ve Kasımpaşa’nın mahalle çeşmelerine akıyormuş.
 
Arka tarafındaki depo alanına da girdik, orasının da giriş bölümü Taksim Sanat Galerisi olarak hizmet veriyor.  Su depolarının bulunduğu odalar gidiyor da gidiyor, yasak olduğundan biraz gittikten sonra geri geldik ve sergi alanına baktık. İsrail’in Gazze’deki zulmünü anlatan tabloları gördükçe içimiz acıdı. Bu zulme dur demenin bir yolu olmalı!
 
Taksim Meydanı’ndan hemen karşımızdaki kiliseye baktık. Rum Ortodokslarına ait Ayiada Triada Kilisesi’ne bakınca Taksim siluetinin ve dokusunun izdüşümünü gördük!
 
Topçu Kışlası, Frunze ve Voroşilov’un heykelleri Cumhuriyet Anıtı’nda neyi simgeliyor?
 
Buradan Taksim Meydanı’nın merkezinde yer alan Cumhuriyet Anıtı’nın önüne geldik.   Rehberimiz burada da ilginç bilgiler verdi. İtalyan heykeltıraş; Pietro Comamica tarafından yapılmış ve 8 Ağustos 1928 tarihinde açılmış. Anıtın kaide ve çevre düzenlemeleri ise, mimar Guilio Mongeri tarafından yapılmış. Topçu Kışlasının üzerine yerleştirilmiş. Bir 19. yüzyıl yapısı olan: Taksim Topçu Kışlası’nın ahırlarının bulunduğu yer, taksim anıtının hemen önünden başlayarak, bizim taksim meydanı dediğimiz yerde bulunuyordu. Taksim gezi parkı diye bildiğimiz yer: ortasında bir avlu olan kışlanın bulunduğu yerdi. Önündeki, talimhane bölgesi adından da anlaşılacağı gibi, kışlanın talimgâhının bulunduğu yerdi. Kışlanın avlusu, bir dönem, taksim stadı olarak kullanılmış ve daha sonra Lütfi Kırdar tarafından yıktırılıp dümdüz edilmiştir. Sonrasında da İnönü Parkı olarak isimlendirilmiş, bugünlere Gezi Parkı diye anılarak ulaşmıştır.
 
Evet, biz yine anıtın yapımına gelelim. 2.5 yıl süren anıtın yapımında; taş ve bronz kullanılmış. Mali kaynak için halktan bağış toplanmış. Anıtın bir yüzü: Kurtuluş Savaşını, diğer yüzü ise; Cumhuriyet Türkiye’sini simgeliyor. 1928 yılında Talimhane Caddesi ve İstiklal Caddesi-Sıraselviler aksı üzerine yerleştirilen anıtın kuzey yönünde: Mustafa Kemal, askerlerin önünde görülüyor. Diğer yüzünde ise, sivil giysileriyle Mustafa Kemal Atatürk, yanında İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, askerler ve halkla birlikte betimlenerek genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu canlandırılmaktadır. Gene anıtın bu yüzünde, Atatürk’ün ardında bulunan Ukrayna asıllı Sovyet General Mihail Frunze’nin heykeli; kurtuluş savaşı sırasında, Türkiye’ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeliyor. Frunze; Sakarya Savaşının kazanılmasının ardından, TBMM de, bir konuşma yapmış. Ankara’da aynı zamanda elçi olarak görev almış. Bir başka Rus generali daha var. O da; Kliment Yefremoviç Voroşilov. Kendisi; kurtuluş savaşı sırasında, Ankara’da askeri danışmanlık yapmış. Her ikisi de anıtta yer almış. Anıtta, General Voroşilov’un heykeli Atatürk’ün ardında, Frunze’nin heykeli ise İsmet İnönü’nün arkasındadır. Bu generallerin komünist oldukları ve gizemli bir hikâyeleri olduğu iddiasını de belirtmeden geçmedi.
 
İETT Nostaljik Otobüsü’yle Fatih-Harbiye yaptık!
 
Buradan tarihi Topçu Kışlası’na kısaca değinildikten sonra bizler yeni yapılan Taksim alt Geçidi’nde bekleyen İETT Nostaljik Otobüsü ile Harbiye’ye gitmek üzere yola koyulduk.
 
Nostaljik İETT Otobüsü bizler geçmişimize götürdü, bazılarımızı da çok şükür nereden nereye gelmişiz! noktasına.
Harbiye Askeri Müzesi’ne geldiğimizde biraz dinlendikten sonra müzeye giriş yaptık. Resmen tarihi bir yolculuğa çıktık. Gerçekten çok güzel tasnifler, çok iyi korunmuş, pırıl pırıl bir müze. Derler ya asker gibi, maşallah! Askeri müze olduğundan dolayı müze kart geçmiyor, öğrenci kartını gösterenler bedava, normal ise 6,5 lira ile giriş yapıyor. 2 bölümden oluşuyor. Müze ve kültür merkezi var. Kültür merkezinde de kitap ve kahve festivali varmış. Bizim tercihimiz belliydi, müzeyi gezdik, mehteranı dinledik.
 
Tarihçesine bakıldığında burası, 2. Abdülhamit Han’ın subay yetiştirmek için açtığı bir harp okulu olarak açıldı. Cumhuriyet’i kuran nesli yetiştirdiğini de söyleyebiliriz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de burada okumuştur. Harp Okulu’nun Ankara’ya nakledilmesi sonrası 1966’da bu alan restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.
 
Harbiye Müzesi’nde tarih serüveni ve Mehter konseri…
 
10 Şubat 1993 tarihinde tekrar düzenlenerek bu günkü halini almış. 15 metrekarelik bir alanı kapsıyor. 80 bin eser var, bunların yalnızca 8 bini sergilenebiliyormuş. Müzede tablolar, silah koleksiyonları, üniformalar, madalya ve nişanlar, sancak âlemleri, çadırlar, temsili fotoğraf ve tablolar ile geçmişten günümüze değişim serüvenini gösteriyor. Müzede Fatih ve Yavuz köşesi gibi ayrıcalıklı köşelerde var. Hunlardan itibaren, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti salonları var. Bu dönemlere ait tarihi bir yolculuğa çıkılırken insanın duygu ve düşünceleri anlık değişebiliyor. Kah üzülüyor, kah gururlanıyor insan… Bugüne de sorgulamadan edemiyor.
 
Dandanakan ve Malazgirt Savaşı’nı kuruluş ve yıkılışın bir odaya nasıl sığdığı üzerine düşüncelere daldık. Tek tuğrası olmayan Osmanlı padişahı Osman Bey’i düşündük, Orhan Gazi’nin miğferinin altındaki 4,5 metrelik sarığa baktık, gerekirse kefenimiz olsun! diye takan bu sultanları hayırla yad ettik. Fatih’in İstanbul’u nasıl fethettiğini, gemileri karadan nasıl yürüttüğünü görseller eşliğinde gözlemledik, Haliç’e gerilen zinciri gördük, ürperdik. Şahi toplarının orijinal haline tanıklık ettik, Yavuz’un ve Kanuni’nin kocaman kılıçlarına bakakaldık. Akıl, zeka, bilim, irfan…
 
Bu askeri müze mehteran açısından da ayrı bir değere sahip. Gezimizde yaşadığımız farklardan biri de bu oldu. Top arabalarının arasından geçerek Mehter Salonu’nda yerimizi aldık. Kısa bir mehter tarihi sinevizyonuyla başlayan konser, mehteran başının Ya Allah! sesiyle başladı.
 
Plevne Marşı’yla inleyen salon, davul sesleriyle içimizi eriten Bolu Bey’i, Türk’ün Askeri, Genç Osman, Hücum marşı ve sonrası ile tamamlandı. Konser bittiğinde oldukça değişik duygular içerisinde günün de verdiği yorgunluğa atmak amacıyla İstanbul Tarih Topluluğu’nun çay ve gofret ikramını geri çevirmedik. Havanın kararmaya yüz tutması üzerine tekrar Nostaljik İETT Otobüsü’nde yerlerimizi aldık.
 
Unutmadan, bu imkânı sağlayan İETT yetkililerine ve emeği geçenlere teşekkür ederiz. Herkesin yüzünün güldüğü, yorgun ama mutlu, maneviyat dolu gezimiz nostaljik otobüsün herkesi uygun güzergahına bırakması ile son buldu. İstanbul; görülesi, ne kadar çok yerin; öğrenilesi, ne kadar çok hikâyen var, ahhh! bir bilebilsek…

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

duyurular DUYURULAR
editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz ?

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Tarihin İzinde